Bugünlerde siz tv ekranlarında hiç depremle ilgili bir konuşma, bir yayın ya da o ünlü deprem profesörlerinin konuk olduğu bir tartışma programı falan görüyor musunuz? Göremezsiniz, çünkü bizde her önemli konunun ele alınması o anlıktır, yani olay tazeyken üzerinde konuşulur ve genelde de program içeriği teknik değil magazineldir…
Çok değil daha 3 yıl öncesinde Celâl Şengör’den Şener Üşümezsoy’a, Naci Görür’den Ahmet Ercan’a birçok profesör, uzman, jeolog, sismolog…vs. hemen hergün tv ekranlarının vazgeçilmez konukları arasındaydı ve insanları aktif faylar, olası İstanbul depremi, deprem sırasında alınması gereken önlemler, devletin yapması gerekenler konusunda uyarıyorlardı. Hattâ hatırlayınız, 23 Nisan 2025 tarihinde Marmara Ereğlisi’nde meydana gelen ancak can kaybına neden olmayan deprem sonrası da bu tartışmalar uzun süre devam etmişti.
Sonra ne oldu? Zaman içinde unutuldu gitti. Ve yeni bir facia yaşanana kadar da hatırlanmayacak…
Tabi bu unutuluşta, Türkiye gündeminin başdöndürücü bir hızla değişimi de önemli etkenlerden biri…

Peki, jeologlar, jeofizikçiler tartışır da inşaat mühendisleri hiç geri kalır mı?
Tabi ki kalmaz. Türkiye’de büyük bir deprem meydana geldiğinde mühendislik camiasında da aynı tartışmalar başlar. “Beton kalitesizdi”, “İşçilik kötüydü”, “Demir eksikti”, “Müteahhit çaldı”, “Binalar çürükmüş” gibi ifadeler üzerinde günlerce tepinilir. İnsanlara mezar olan birkaç binanın müteahhidi tutuklanır, olay unutulur gider. Asıl sorumlular, asıl nedenler hiç konuşulmaz.
Kuşkusuz bunların her biri önemlidir. Ancak unutulmamalıdır ki, bunlar ikincil nedenlerdir ve deprem mühendisliği yalnızca taşıyıcı elemanların içine kaç adet demir konulduğunu hesaplayan bir disiplin değildir. Bir yapının güvenliği, beton dökülmeden çok önce başlar.
Aslında bir binanın deprem performansını belirleyen ilk soru “Bu bina nasıl yapılacak?” değil, “Bu bina nereye yapılacak?” sorusudur.
Türkiye’nin en önemli problemlerinden biri de tam olarak burada başlamaktadır.
Bir yapı, en gelişmiş deprem yönetmeliklerine göre tasarlanmış, yüksek dayanımlı beton kullanılmış, çelik donatısı eksiksiz yerleştirilmiş ve kusursuz işçilikle inşa edilmiş olabilir. Ancak bütün bunlar, eğer bina aktif bir fay hattının tam üzerine ya da etkin olduğu bölgenin yakınına yapılmışsa, tek başına yeterli değildir.
Çünkü deprem sırasında yapı yalnızca sallanmaz.
Zemin de yer değiştirir.
Birinci Öncelik: İmar Plânlamasında Yer Seçimi
Aktif bir fay kırıldığında zeminin iki tarafı birbirine göre bazen metrelerce ötelenebilir. Böyle bir durumda bina artık deprem ivmesine değil, doğrudan doğruya yer kabuğunun hareketine maruz kalmaktadır. Yapının bir bölümü doğuya, diğer bölümü batıya doğru sürüklenebilir. Bu, klasik taşıyıcı sistemlerin hesaplandığı yükleme biçiminden tamamen farklıdır.
Bu nedenle gelişmiş ülkelerde aktif fayların üzerine yapı yapılması mümkün olduğunca engellenir. Fay sakınım bantları oluşturulur ve yapılaşma bu alanların dışında planlanır.
Ancak Türkiye gibi 3. Dünya ülkelerindeyse belediye meclis kararıyla fay hattı silinebilir ve böylece o bölgeler imara açılabilir. Bundaki amaç sâdece RANTTIR…
Doğa, belediye meclislerinin aldığı kararları dikkate almaz.
Bir fay hattı imar planında kaldırıldığı için ortadan kaybolmaz.
Yer bilimlerinin ortaya koyduğu gerçekler, idari kararlarla değiştirilemez.
AMA TÜRKİYE’DE OLMAZ DENİLEN HER ŞEY OLUR. İDDİALI SÖYLÜYORUM: TÜRKİYE’DEKİ ÇOĞU ŞEHİR RANT NEDENİYLE DEPREM RİSKİ HİÇ DİKKATE ALINMADAN YANLIŞ YERLERE KONUMLANDIRILMIŞTIR. DEPREMLERDE CAN KAYIPLARININ FAZLA OLMASININ ANA NEDENİ BUDUR…
1999 Marmara depreminin nasıl bir faciaya neden olduğunu sanırım hepimiz hatırlıyoruz. Ancak Marmara Bölgesi’nde bir ilçe depremin merkez üssüne çok yakın olmasına ve sarsıntılar çok güçlü şekilde hissedilmesine rağmen, can kaybı yaşamadı. Oysa yapılarda hasar oluşmuştu. Peki, bu nasıl başarıldı?
Kocaeli’nin Dilovası ilçesine bağlı Tavşancıl beldesi, 1989 – 1999 yılları arasında dönemin Belediye Başkanı tarafından uygulanan imar politikaları sâyesinde, merkez üssü Gölcük olan Mw7.4 depremini çok büyük hasar almadan ve can kaybı olmadan atlatmayı başarmıştı. Bölgenin Kuzey Anadolu Fay Zonuna olan yakınlığını göz önüne alan Belediye Başkanı Salih GÜN, bilim insanlarının mevcut zemin şartları ve deprem risklerine karşı öngörü ve önerilerini dikkate alan bir yapılaşma stratejisi ve imar plânlaması geliştirmiş ve ödünsüz uygulamıştı. Örneğin yüksek katlı yapılaşmayı sınırlandırmış, kaçak kat çıkılmasına asla müsamaha göstermemiş ve imar plânına aykırı yapılaşmaya da izin vermemişti. Bunun yanı sıra yapıların üretim sürecinde kalite kontrol uygulamaları ve sıkı denetim mekanizmaları da etkin biçimde hayata geçirilmişti.
Yani Tavşancıl örneği, şu kritik noktaları öne çıkarıyordu: Depremin büyüklüğü aynı olsa bile, doğru yer seçimi + zemin bilgisi + yapı kalitesi + imar disiplini, sonucu dramatik biçimde değiştirebiliyordu.

Tavşancıl Beldesinde hayata geçirilen uygulamalar, her türlü felâketi Allah’a fatura eden kaderci anlayışın değil; bilimi rehber edinen akılcı çözümlerin, doğru ve zamanında uygulandığında, en ağır afetlerin etkisini bile büyük ölçüde azaltabileceğini açıkça göstermektedir.
Deprem güvenliğinde ikinci büyük unsur zemindir.
Halk arasında sıkça söylenen “zemin sağlam değilmiş” cümlesi aslında son derece önemli bir mühendislik problemini ifade eder.
Özellikle suya doygun gevşek kumlu zeminlerde meydana gelen zemin sıvılaşması, binanın kendisi sağlam olsa bile ciddi hasarlar oluşturabilir.
Deprem sırasında zemin, taşıma gücünü geçici olarak kaybederek yoğun bir sıvı gibi davranmaya başlar. Bunun sonucunda yapı yana yatabilir, zemine gömülebilir veya temeli farklı oranlarda oturabilir. Kolonlar sağlam kalsa bile taşıyıcı sistem beklenmedik zorlanmalar altında kalabilir.
Bu nedenle zemin etüdü, çoğu zaman binanın statik hesabı kadar önemlidir.
Bir mühendis için beton dayanımını bilmek ne kadar önemliyse, zeminin kayma mukavemetini ve taşıma kapasitesini bilmek de o kadar önemlidir.

Türkiye’de yüksek yapıların önemli bir kısmında gözlenen bir başka yanlış algı da bodrum katların yalnızca otopark olarak değerlendirilmesidir.
Oysa bodrum katlar, taşıyıcı sistemin önemli parçalarından biridir.
Perde beton duvarlar sayesinde yapıya yatay rijitlik kazandırırlar, temelin daha derin ve daha güvenli oturmasını sağlarlar ve deprem sırasında oluşan devrilme momentlerinin karşılanmasına önemli katkıda bulunurlar.
Ancak burada da yaygın bir yanlış inanış bulunmaktadır.
Bazen “Bir bina yüksekliğinin altıda biri kadar toprağa gömülmelidir.” şeklinde kesin bir mühendislik kuralından söz edilir.
Gerçekte böyle evrensel bir kural yoktur.
Temelin ne kadar derine ineceği; zeminin özelliklerine, yeraltı su seviyesine, binanın yüksekliğine, taşıdığı yüklere ve seçilen temel sistemine bağlı olarak belirlenir.
Bazı yapılarda birkaç metre derinliğindeki radye temel yeterli olabilirken, bazı gökdelenlerde onlarca metre uzunluğunda kazıklı temeller kullanılmaktadır.
Dışarıdan yalnızca üç bodrum katı görülen bir gökdelenin altında, ana kayaya kadar uzanan yüzlerce betonarme kazık bulunabilir.
Dolayısıyla mühendislikte önemli olan binanın ne kadar toprağa gömüldüğü değil, zeminle birlikte nasıl çalışacak şekilde tasarlandığıdır.
Deprem mühendisliği aslında üç ayrı bilimin ortak çalışmasıdır.
| Bilim Dalı – Aşama | Mühendislik Sorusu | Olası Sonuç |
| Jeoloji | Yapı doğru yerde mi? | Fay hattı üzerindeki en sağlam bina bile ağır hasar görebilir. |
| Geoteknik | Zemin bu yükü güvenle taşıyabilir mi? | Sıvılaşma veya oturma, sağlam yapıyı dahi kullanılmaz hâle getirebilir. |
| Yapı Mühendisliği | Taşıyıcı sistem deprem yüklerini karşılıyor mu? | Doğru tasarım ve doğru uygulama can güvenliğini belirler. |
Tablodan da görülebileceği gibi taşıyıcı sistem, zincirin yalnızca son halkasıdır.
İlk iki halka hatalıysa üçüncü halkayı kusursuz yapmak tek başına yeterli olmayabilir.
Bu noktada Japonya ile Türkiye arasındaki temel fark da daha net ortaya çıkmaktadır.
Japonya’nın başarısı yalnızca çelik yapı kullanması değildir. Aslında Japonya’da çok sayıda betonarme yapı da bulunmaktadır. Farkı yaratan unsur, yapının malzemesi değil, yapının yer seçiminden başlayarak bütün mühendislik süreçlerinin bilimsel esaslara göre yürütülmesidir.
Önce aktif faylar belirlenir.
Sonra zemin ayrıntılı olarak incelenir.
Temel sistemine karar verilir. Gerekirse kazıklı temel uygulanır.
Taşıyıcı sistem buna göre tasarlanır.
İnşaat süreci bağımsız kuruluşlar tarafından denetlenir.
Bina tamamlandıktan sonra da bakım ve performans değerlendirmeleri sürdürülür.
Türkiye’de ise tartışmalar çoğu zaman yalnızca beton kalitesine indirgenmektedir.
Oysa kötü mühendislik yalnızca eksik demir kullanmak değildir.
Yanlış yere şehir kurmak da kötü mühendisliktir.
Sıvılaşma riski yüksek zemine uygun olmayan temel sistemi seçmek de kötü mühendisliktir.
Aktif fay hattını imar planında yok saymak da kötü mühendisliktir.
Sonuç olarak deprem, doğanın kaçınılmaz bir olayıdır; fakat afet olmak zorunda değildir. Bir yapının güvenliği yalnızca beton dayanımıyla değil, doğru yer seçimi, doğru zemin mühendisliği ve doğru taşıyıcı sistem tasarımının birlikte uygulanmasıyla sağlanır. Deprem mühendisliğinin özü de tam olarak budur: Yapıyı yalnızca ayakta tutmak değil, onu üzerinde bulunduğu zeminle birlikte güvenli bir sistem hâline getirmektir. Böyle bir yaklaşım benimsendiğinde deprem, binlerce can kaybına yol açan bir felâket olmaktan çıkıp, mühendislik bilgisiyle yönetilebilen doğal bir olay hâline gelebilir.
Uğur GÖRGÜLÜ
20 Temmuz 2026 – Khashuri (Gürcistan)






