Bir önceki yazımda “Butlan” kelimesinin etimolojik serüvenine ilişkin ilginç değerlendirmeler paylaşmıştım. Şimdi gelin biraz da meselenin hukukî ve siyasal boyutlarına göz atalım.
Mutlak Butlan mı, Demokratik Meşruiyet mi?
“Bir ülkenin ana muhalefet partisinin liderini seçen kurultayın kaderi, bir mahkeme salonunda belirlenebilir mi?”
Türkiye’de son dönemin en dikkat çekici siyasi ve hukuki tartışmalarından biri, ana muhalefet partisinin kurultayına ilişkin davalar ve bu davalarda gündeme gelen “mutlak butlan” kavramı oldu. Normal şartlarda hukuk fakültelerinin dersliklerinde konuşulan teknik bir terim olan mutlak butlan, bir anda ülkenin siyasi gündeminin merkezine yerleşti.
Aslında meseleye yalnızca bir hukuk tartışması olarak bakmak mümkün değil. Çünkü konu, herhangi bir derneğin ya da şirketin yönetim kurulu seçimi değil; milyonlarca seçmenin oy verdiği, ülkenin en büyük siyasi partilerinden birinin yönetimi ve temsil gücüyle ilgili.

Mutlak Butlan Nedir?
Önceki yazımda da belirttim: Hukuk dilinde mutlak butlan, ağır sakatlık taşıyan bir işlemin baştan itibaren geçersiz sayılması yani ‘Ölü Doğması’ anlamına gelir. Başka bir ifadeyle hukuk düzeni, o işlemi hiç yapılmamış kabul eder.
Bu kavram genellikle sözleşmelerde, şirket genel kurullarında veya dernek kararlarında karşımıza çıkar. Ancak siyasi partilere geldiğimizde tablo değişir. Çünkü siyasi partiler sıradan özel hukuk tüzel kişileri değildir; anayasal düzende demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır.
Tam da bu nedenle tartışma, bir kurultayın “hukuken sakat olup olmadığı” sorusunun çok ötesine uzanır.

YSK Varken Bir Asliye Hukuk Mahkemesi Böyle Bir Karar Verebilir mi?
Kamuoyunda en çok sorulan sorulardan biri budur.
Bir kesim, siyasi partilerin kurultay süreçlerinde Yüksek Seçim Kurulu’nun belirleyici rolüne dikkat çekerek adlî mahkemelerin bu alana müdahalesinin sınırlı olması gerektiğini savunur.
Diğer görüş ise kurultay sürecinde sonucu etkileyecek ölçüde ciddi usulsüzlük iddiaları varsa, yargının bunları inceleme yetkisinin bulunduğunu ileri sürer.
Aslında tartışma “mahkemenin yetkisi var mı yok mu” sorusundan ziyade, bu yetkinin sınırının nerede başlayıp nerede bittiği noktasında düğümlenir.
Çünkü siyasi partiler hem özel hukuk ilişkileri içinde faaliyet gösteren yapılar hem de anayasal demokrasinin temel aktörleridir. Bu ikili yapı, hukuki yorum farklılıklarını kaçınılmaz kılar.

Dünyada Benzeri Görüldü mü?
Karşılaştırmalı hukuk açısından bakıldığında, mahkemelerin parti içi süreçlere müdahale ettiği örnekler mevcuttur. Özellikle bazı gelişmekte olan demokrasilerde, parti kongrelerinin iptal edildiği veya yeniden yapılmasına karar verildiği görülmüştür.
Nijerya ve Pakistan gibi ülkelerde, parti içi seçimlerin yargı denetimine konu olduğu ve zaman zaman yönetim süreçlerinin yeniden şekillendiği örnekler vardır. Ancak bu müdahalelerin çoğu, süreci yeniden seçimle düzeltmeye yöneliktir.
Daha sert müdahaleler ise Venezuela ve Nikaragua gibi ülkelerde görülmüş, ancak bu örnekler genellikle demokratik standartlar açısından tartışmalı bulunmuştur.
Bu nedenle Türkiye’deki tartışma, yalnızca iç hukuk açısından değil, karşılaştırmalı demokrasi literatürü açısından da dikkat çeken bir örnek olarak değerlendirilmektedir.
Hukuk ile Siyasetin Kesiştiği Nokta
Tüm bu tartışmaların ötesinde, daha geniş bir resim vardır.
Bir yandan hukukun üstünlüğü ilkesi gereği hiçbir yapının yargı denetimi dışında kalmaması gerektiği savunulurken, diğer yandan siyasi partilerin demokratik temsil mekanizmasının temel taşı olduğu ve bu nedenle yargısal müdahalelerin son derece dikkatli ve dar yorumlanması gerektiği ifade edilir.
Bu iki yaklaşımın da kendi içinde güçlü gerekçeleri vardır.
Ancak burada gözden kaçırılmaması gereken bir başka unsur daha bulunur: Siyasi bağlam.
Demokratik meşruiyet ile yargısal denetim arasındaki çizginin nereden geçtiği hususu…
Bu çizgi kimi zaman net, kimi zaman ise oldukça bulanıktır.

O zaman bu bulanıklığa biraz açıklık getirelim:
Bir ülkenin ana muhalefet partisinin yapılan piyasa araştırmalarında ülkenin birinci partisi konumuna yükseldiği ve iktidar yarışında belirleyici hale geldiği bir dönemde bir anda, parti yönetimini doğrudan etkileyen yargısal süreçlerin ortaya çıkması, sadece ana muhalefet partisinin seçilmiş belediye başkanlarının sorgulanıp tutuklanması, kamuoyunda, ister istemez, bu müdahalelerin tek bir elden yönetilen ve partiyi bölmeye, zayıflatmaya yönelik bilinçli hamleler olduğu algısını güçlendirmektedir. Diğer bir deyişle, zorlanarak da olsa hukuksal bir temele oturtulmuş ve böylece yasal bir kılıfa büründürülmüş bu hamleler halkın gözünde, hukuki tartışmalardan bağımsız olarak, siyasi zamanlama, yaratacağı olumsuz etkiler ve muhtemel sonuçlar açısından oldukça “manidar” bulunabilmektedir.
Yani demek istediğim buradaki sorun, bir yargı kararının, hukuka uygun olup olmadığı tartışmasından ziyade, halkın gözünde nasıl anlaşıldığıyla ilgilidir.
Bakın yukarıdaki değerlendirmeleri bugünlerde yaşanan olaylarla somutlaştıralım:
Asliye Hukuk Mahkemesi verdiği bu kararla bir yüksek yargı organı olan YSK’yı hiçe saymış oluyor ve bir anlamda onun kararını sorguluyor. CHP, buna YSK nezdinde itiraz ediyor ve diyor ki, senin kararların nihaîdir ve tartışmaya kapalıdır. Ne tuhaftır ki YSK bu itirazı sudan bir sebeple reddediyor, yani kendi kendini inkâr ediyor!

Ancak diğer yandan da YSK diyor ki benim verdiğim mazbata geçerli. Yani Özgür Özel hâlihazırda CHP’nin Genel Başkanı. Peki, Asliye Hukuk Mahkemesinin verdiği kararla 37. Kurultayda Genel Başkan seçilen Kemal Kılıçdaroğlu da teorik olarak Genel Başkan. O zaman anlıyoruz ki ortada hukuken bir garabet var ve bunu yaratan da yargının bizzat kendisi. Tabi, bu durumun asıl sorumlularının olan biteni, sanki hiç ilgileri yokmuş gibi, bıyık altından gülerek izlediklerini ve müthiş keyiflendiklerini de unutmayalım…
Bugün tartışılan mesele yalnızca bir kurultayın geçerli olup olmadığı değildir. Zira olay derinlemesine irdelendiğinde aslında ne kadar vahim bir durum ile yüz yüze olduğumuz anlaşılmaktadır. Asliye Hukuk Mahkemesi 38. Kurultay sonrasında yapılan tüm kurultayları (bir tanesi de tüzük kurultayı) da hukuken geçersiz saymaktadır ki, bunun tamamen siyasî bir karar ve muhalefet partisini iktidarın isteği doğrultusunda şekillendirmeye yönelik bir hareket olduğu algısını güçlendiren en önemli etken de budur. Kaldı ki, 107 yıllık köklü bir partinin, “teknik olarak” 6 yıl içinde hiç kurultay yapmadığı için kapanma riski ile karşı karşıya olduğu da yadsınamaz bir gerçektir. Yargıyı kendi çıkarları için bir aparat olarak kullanmayı artık sıradanlaştıran iktidarın siyaset alanında tamamen yalnızlaşmak amacıyla dozu gittikçe artan acımasız uygulamalarına baktığımızda, politik arenadaki rakipsizliğini süreğen kılmak ve Türkiye’deki seçimleri Azerbaycan ya da Rusya’daki seçimler gibi göstermelik hâle getirmek için, ülkenin kurucu partisinin kapanmasına dahi sessiz kalacağını, hatta bunu teşvik edeceğini öngörmek, çok da büyük bir siyasî deha olmasa gerek.
Unutulmamalıdır ki ülkemizde bu iktidar döneminde “Yok artık bu kadarına da cesaret edemezler” dediğimiz nice uygulamalar, nice yargı kararları, nice polisiye tedbirler hepimizin hayret dolu bakışları arasında hayata geçirilmiştir.
Ve görünen o ki, mutlak butlan tartışması sadece bir hukuk dosyası olarak değil, Türkiye’de siyaset-hukuk ilişkisini uzun süre meşgul edecek bir başlık olarak kalmaya devam edecektir.
Kaynakça
- Türkiye Cumhuriyeti Anayasası (özellikle m. 68-69)
- 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu
- 4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu
- 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu
- Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları (örgütlenme özgürlüğü ve siyasi partiler)
- Reuters, Türkiye’de ana muhalefet partisine ilişkin yargı süreçleri üzerine haber ve analizler
- Human Rights Watch, Türkiye’de demokratik kurumlar ve siyasi partilere ilişkin raporlar
- Karşılaştırmalı anayasa hukuku literatüründe Nijerya, Pakistan, Venezuela ve Nikaragua örnekler
Uğur GÖRGÜLÜ
03 Haziran 2026 – Khashuri (Gürcistan)





