Dünya’da kadınların girmesinin kesinlikle yasak olduğu bir yer olduğunu biliyor muydunuz?

Yunanistan’da Rum Ortodoks rahiplerinin bin yıldır yaşadıkları Aynoroz’daki (Yunancada Agion Oros: Kutsal Dağ) Athos Dağı, dünyada kadınlara yasaklı olan en geniş alan olarak biliniyor. Aynoroz, 335 kilometrekarelik Halkidiki yarımadasında yer alan, 20 Doğu Ortodoks manastırına ve yaklaşık 2000 keşişe ev sahipliği yapan yarı bağımsız özerk bir keşişler devletidir. Adanın yönetimi 20 kiliseyi temsilen 20 keşişin oluşturduğu bir heyet tarafından yapılıyor.

Aynoroz’un geçmişi 9. yüzyıla kadar uzanıyor. Bölge zamanla tamamen Ortodoks keşişlere ayrılmış ve 10. yüzyılda Bizans İmparatorluğu döneminde resmi olarak “sadece erkeklere ait” bir manastır topluluğu haline gelmiş.

Gelenek ve süreklilik

Yüzyıllar boyunca bu kural hiç değişmeden korunmuş ve bugün bile geçerli. Kadınlar dağa giriş için izin alamıyor. Bu yasak, bin yıldan fazla süredir yürürlükte ve adına da Yunanca ‘Avaton’ deniyor. Kadınların yarımadanın kıyısına 500 metreden fazla yaklaşmalarına dahi izin verilmiyor. Sadece kadınlar değil, dişi hayvanların çoğu bile yasak (bazı istisnalar var, örneğin kediler). ‘Athos Dağı: Cennette Yenilenme’ adlı kitabın yazarı Dr. Graham Speake, “Adada bir çok kedi var ve kedilerin olması fare varlığı nedeniyle iyi bir şey. Ancak din adamları bu kediler arasında dişi kedilerin de olduğu gerçeğini görmezlikten geliyorlar” diyor.

Bu Yasağın Temeli birkaç nedene dayanıyor:

-Dinî yaşam disiplini: Keşişler tamamen dünyevi hayattan uzak, bekâr ve ibadete adanmış bir yaşam sürüyor. Kadınların bulunmaması, bu yaşam tarzını korumak için gerekli görülmüş. Başka bir ifade ile, Aynoroz, manastır hayatının ve ruhani tefekkürün merkezi olarak, kadınların varlığının bu manevi ortamı bozabileceği inancıyla bu yasağı sürdürüyor.

-Meryem Ana’ya adanmışlık: Rivayete göre bölge Meryem Ana’ya adanmış kabul ediliyor ve “bu toprakta yaşayan tek kadın sembolik olarak odur” anlayışı var. ‘Athos Dağı: Cennette Yenilenme’ adlı kitabın yazarı Dr. Graham Speake bu yasağı şöyle açıklıyor: “Hikâyelerden birine göre, Azize Meryem Kıbrıs’a gitmek isterken gemisinin yoldan çıkması nedeniyle Aynoroz kıyısına gelmiş. Adayı öyle sevmiş ki oğluna dua ederek, adanın kendisine verilmesini istemiş. Oğlu İsa Mesih ise bunu kabul etmiş. Aynoroz bugün hâlâ “Tanrı’nın annesinin bahçesi” olarak adlandırılıyor. Bu nedenle de adada kadın cinsini yalnızca Azize Meryem’in temsil etmesi gerektiğine inanılıyor.”

Aynoroz’a giriş için erkeklere verilen özel belge

Erkekler İçin Özel Giriş Belgesi

Erkek ziyaretçiler bile özel izin (vize gibi bir belge) almak zorunda. Bu kural, Avrupa Birliği yasalarına rağmen özel statü sayesinde korunuyor.

Aynoroz’un Yunanistan’daki konumu

Sessizliğin İçinde Bir Yaşam

Aynoroz’a karadan giriş yok. Sadece deniz yoluyla ziyaret edebilirsiniz. Yarımadaya yaklaşan tekne yavaşladıkça insanın içinde garip bir his oluşuyor. Sanki sadece bir yere değil, başka bir zamana gidiyorsun. Gürültü geride kalıyor, telefon çekmemeye başlıyor, ve bir noktadan sonra insan fark ediyor ki burada kimsenin acelesi yok.

Karaya çıkıyorsun. Seni kimse “hoş geldiniz” diye karşılamıyor, ama kimse de yabancı gibi davranmıyor. Sessiz bir kabul var. Bir manastıra götürülüyorsun. Odan basit: yatak, masa, belki bir ikon. Fazlası yok.

İlk gece asıl sürpriz başlıyor.

Gece yarısı bir ses… çan mı desem, tahta tokmak mı… uyanıyorsun. “Herhalde sabah oldu” diyorsun. Değil. Saat gece 3. Ama herkes kalkmış, ibadete gidiyor. Sen de sürükleniyorsun peşlerinden. Uykulu uykulu ayakta dururken bir yandan şunu düşünüyorsun:

“Ben normalde bu saatte tuvalete kalkmaya bile üşenirim…”

Bir süre sonra zaman duygun dağılıyor. Gün mü gece mi, pazartesi mi cuma mı… anlamını yitiriyor. Bir ziyaretçinin dediği gibi:

“Orada saat değil, sabır işliyor.”

Yemek meselesi de ayrı bir hikâye.

Dişi hayvanlara da uygulanan bu yasak nedeniyle yumurta ve süt ürünleri dışardan getiriliyor. Yarımadadakiler süt ürünlerini çok az yiyorlar.  Paskalya zamanı da kırmızıya boyadıkları yumurtaları oluyor. Ancak yumurtaları da dışardan getirtmek zorundalar çünkü adada hiç tavuk yok…

İlk gün gelen herkes aynı heyecanla oturuyor sofraya. Zeytin, ekmek, sebze… “Ne güzel, ne sade hayat” diyorsun. İkinci gün

hâlâ romantik. Üçüncü gün masada sessiz bir gerçek dolaşmaya başlıyor. Kimse yüksek sesle söylemiyor ama herkesin aklından aynı şey geçiyor:

“Şöyle sulu bir yemek olsa…”

Birinin fısıldadığı anlatılır:

“Bir köfte kokusu duysam ağlayacağım.”

Kimse gülmez… çünkü herkes aynı düşüncededir…

Şu Yasak İşine Dönelim Tekrar

Kadınların girmesi meselesi… Dışarıdan bakınca insanın aklına hemen şu geliyor: “Hiç mi deneyen olmamış?” Olmuş. Hem de öyle hikâyeler var ki, yarısı gerçek yarısı efsane gibi.

Anlatılanlardan biri şöyle: 1953 yılında Maria Poimenidou adlı bir kadın, erkek kılığına girerek adaya gitmeyi başarmış. Bu bir süre fark edilmemiş, ancak olayın ortaya çıkması pek de uzun sürmemiş. Sonrasında da kadınların Aynoroz’a girişini yasaklayan bir yasa çıkarılmış.

Gelelim herkesin aklındaki soruya:

“Bu kadar erkek bir arada… nasıl yani?”

Aslında cevap düşündüğünden daha sade.

Bu insanlar özellikle bu hayatı seçiyor. Evlenmiyorlar, eşleri yok, aile kurmuyorlar. Mesele “yerine başka bir şey koymak” değil; tam tersine, o tarafı tamamen kapatmak.

Yani olay bir yönelim meselesi değil, bir terk etme meselesi.

Tabii bu dışarıdan bakınca biraz tuhaf geliyor. Hatta insanın içinden şu geçiyor:

“Gerçekten bu kadarı da mümkün mü ya?”

İşte tam o noktada işin insanî tarafı devreye giriyor. Herkes yapamıyor zaten. Gelen oluyor, dayanamayıp giden oluyor. Ama kalanlar, gerçekten başka bir şey arayanlar. Ve bence onlar çok zor bir hayatı kendi istekleriyle seçmenin onuruyla yaşıyorlar…

Ve tam burada işin en güzel ironisi ortaya çıkıyor.

Böyle ciddi, sessiz, katı kurallarla dolu bir yer gidip tiyatroda komediye dönüşüyor:

Aynaroz Kadısı

Musahipzâde Celal’in yazdığı bu oyunda Osmanlı Devleti’nin son dönemlerindeki çöken adalet sistemi ve rüşveti âdeta kanıksayan devlet adamları anlatılmaktadır. Aslında oyunun konusu ile Aynoroz’daki yaşamın pek bir ilgisi yoktur. Eserde, Hıristiyan ve Müslüman din adamlarının paraya ve kadına karşı tutkuları taşlanmış, bu düzeni temsil edenlerin hukuka ve ahlâka aykırı davranışları anlatılmıştır.

1938 yılında Muhsin Ertuğrul yönetmenliğinde filmi de çekilmiştir. Filmde şeyhülislamın başkanlığındaki bir davada reşit olmamış bir Rus kızının mirasını manastırdan önce ele geçirmeye çalışan bir kadı’nın hileyle haklı çıkarılması komedi yoluyla hikâye edilir.

Bir sahne düşünün ki kadın yok, kurallar var, bir de başta bir “kadı” var. Kadı dediğin adaletin temsilcisi. Ama bu kadı öyle kusursuz falan değil. Karar veriyor, sonra kendi verdiği kararı değiştiriyor. Ortada ne adalet kalıyor ne de hukuk…

Gerçek Aynoroz’da insanlar kendini kontrol etmeye çalışıyor.

Oyunda ise herkes kontrolü kaybetmeye bir adım uzaklıkta.

Ve izleyen de şuna gülüyor aslında:

“İnsan dediğin, nereye koyarsan koy, yine insan.”

Aynaroz Kadısı ve Aynoroz: Adı Haricinde Hiçbir Benzerlik Yok

Aynoroz’un en garip tarafı belki de bu.

Bir yanda bin yıldır değişmeyen bir ciddiyet, öbür yanda o ciddiyeti iki sahnede dağıtan bir kahkaha. Üstâd neden bu adı seçmiş bilinmez. Belki de kadınların girmesinin yasak olduğu bu bölgede yaşayan keşişlerin kadınsız bir ömür geçirdiklerine inanmamıştır, kim bilir…

Ama kesin olan şu:

Oraya giden herkes aynı kişi olarak dönmüyor. Hayatını dine adamış ve dünyevî nimetlerden elini eteğini çekmiş bu keşişlere karşı derin bir saygı ve belki de biraz imrenme hissi kaplayıveriyor insanın içini…’Ben niye onlar gibi olamıyorum ki’…

Yani, huzur bulan da var,  “benlik değilmiş” diyen de.

İmrenen, özenen de var, “bir an önce bitse de gitsek” modunda olan da.

Ama beğenen de sıkılan da “ Orası sıradan bir yerdi işte” diyemiyor…

Uğur GÖRGÜLÜ

21 Nisan 2026 – Khashuri (Gürcistan)

Önceki İçerikOKULDA SİLAH, ÇOCUKTA ÖFKE: BİZ NEREDE KAYBETTİK?
ugur
1959 yılında İzmir’de doğan, adını ailesine getirdiği bereketten, çalışma azmini ise Yemen’den Çanakkale’ye cephe cephe koşan dedelerinden alan bir Cumhuriyet çocuğu... 1982 yılında İTÜ İnşaat Fakültesi’nden mezun olan Görgülü, meslek hayatı boyunca Türkiye’den dünyanın dört bir yanına uzanan projelerde teknik çözümler inşa etti. Mühendis Güncesi’nde, sadece betonarme yapıların dünyasını değil; Balkan Harbi’nden Kafkas cephelerine uzanan onurlu bir aile geçmişinin hatıralarını ve mesleki tecrübelerini paylaşıyor. Hayatı bir mühendisin analitik gözüyle analiz ederken, kalemiyle geçmişin o kanaatkâr ve vakur insanlarının mirasına bir köprü kuruyor.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz