Sürrealist Mastürbasyonlar

Herkes, bir takım platformlarda, Youtube kanallarında , Instagram’da kendince film tavsiyelerinde bulunuyor. Ben de bazılarını takip ediyorum. Nadiren de olsa bazen iyi filmlere tesadüf ediyorum. Ama itiraf etmeliyim son yıllarda beni oturduğum koltuğa mıhlayan, şoke eden bir filme rastlayamadım. Bunun en büyük nedeni, büyük sanatçı pozlarındaki bir kısım yönetmenin sürrealist mastürbasyonlarının bizleri içine sürüklediği metaforlarla dolu o saçma ve sıkıcı dünya olabilir. Düşünsenize, içinde bir çok gizem barındıran bir filmin sonunda merakla bunların çözümlenmesini beklerken, siz hiç filmin öylece bitmesine tanık olmadınız mı? İnsanı sinir etmiyor mu böyle finaller? Siz de gıcık olmuyor musunuz böyle filmlere?

Son yıllarda hep bu tarz filmler bana rastlıyor ve âdeta böyle anlamsız, saçma sapan filmler çekmek neredeyse moda oldu ve sonu anlaşılmaz film çekenler de büyük yönetmen payesine erişti. Seyredenler çoğunlukla ne olup bittiğini tam olarak anlayamadıkları ve herkes ‘Ay harika bir filmdi’ klişesine sığındığında aptal gibi görünmemek için mecburen ‘Evet haklısın, muhteşemdi’ demek zorunda kalıyorlar. Bunlara bir örnek, ‘Enemy’ adlı film, neydi o Allahınızı severseniz? Kadın bir anda dev bir örümceğe dönüştü ve film bitti. Yani Jack Gyllenhaal’i severim ama bence oynadığı bu film saçmalığın daniskasıydı. Aslında söyleyecek çok şey var ama neyse…

Ya Mr.K isimli o tuhaf “şey”e ne demeli? Tamam Crispin Glover’ın kendisi zaten bir garip ama be birader yani anlatmak istediğini insan bu kadar da saçmalayarak, tuhaflaşarak anlatmaz ki? Hele o filmin sonundaki garip yaratık da neyin nesiydi? Yönetmen koltuğundaki Tallulah Hazekamp Schwab, Allah bilir kendi de şaşırmıştır gördüğü ilgiye…

Açıklama Videosu Saçmalığı…

Ha bir de ne var biliyor musunuz? Bu saçmalıklar için sinemasever bir kısım genç kardeşimiz de ‘Açıklama Videosu’ çekiyor. Youtube’de böyle yüzlercesi var. Bu abuk subuk filmlerden ekmek parası devşiriyor bu çocuklar anlayacağınız. Yani filmi izleyeceksiniz ve ne anlattığını anlamak için de bu yarı yaşınızdaki tıfılların ‘Açıklama Videosunu(!)’ izlemek zorunda kalacaksınız. Katmerli saçmalık! Ben anlayamıyorum ama bu çocuklar üstün zekâlı oldukları için yönetmenin ne anlattığını şıp diye anlıyorlar ve bilgiç bilgiç bir de açıklama videosu çekiyorlar. Ben bir sinema yapıtı izlediğimde sonuna geldiğim filmin ana mesajını anlamanın verdiği hazzı duymak isterim. Öyle kafamda bir sürü soru işaretiyle kalakalmayı değil!

Her neyse artık şu beni çarpan ve başka âlemlere sürükleyen filmlere geleyim artık:

Casablanca

Beni tamamen farklı hissettiren ve ekrana kilitleyen ilk film Casablanca’ydı. Özellikle Ingrid Bergman’ın büyüleyici güzelliği…

Piknik

Sonra Picnic geliyor, unutulmaz bir film; başrollerinde William Holden ve Kim Novak var.

The Sound of Music

Bence The Sound of Music, dünyanın en güzel filmlerinden biri. Gerçek bir hikâyeye dayanıyor, 1965 yapımı bu klasik film beş dalda Oscar kazanmış ve kaç kere izlersem izleyeyim, hep beni başka bir diyara, başka bir dünyaya götürüyor.

Julie Andrews’un muhteşem sesi, o sevimli çocukların seslendirdiği harika şarkılarla birleşince, sizi dünyanın tüm çirkinliklerinden, bir süreliğine de olsa, alıp rüya gibi bir kaçışa sürüklüyor.

The Bridge on the River Kwai

Peki ya The Bridge on the River Kwai?  1997’de, The Bridge on the River Kwai, “kültürel, tarihsel veya estetik açıdan önemli” bulunarak Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Film Arşivi’ne alınmıştı.

Monster’s Ball

Monster’s Ball ise kalbimde çok özel bir yere sahip. Hiçbir filmde bu kadar ağlamamıştım. Özellikle Heath Ledger’ın unutulmaz sahnesi… Sandalyede otururken aniden silahı kalbine dayayıp intihar etmesi… Bu sahneyi tarif edemem, öylesine bir şok ve hüzün hissettim ki. Böyle acı veren filmler yapılmamalı gerçekten. Günlerce toparlanamadım.

Beach Red

Ama bir başka unutulmaz film daha var; Beach Red, Türkçe adıyla Ateş Sahili; savaşın acımasızlığını sinema diliyle öylesine gözler önüne seriyor ki… Düşünün: Bir çıkartma gemindesiniz, kurşunlar üzerinize yağıyor. Bir askerin postalının altında bir böcek var, askerin ayağı havada, böceğe basıp ezmekle ezmemek arasında kararsız. Karşı sırada oturan asker onları seyrediyor ve gözleri büyüyor, kendini o böcekle özdeşleştiriyor.
Ve bağırıyor: “Yapmaaaaa ezme onu!” O anda rampa açılıyor ve daha yerinden kalkmadan çoğu, isabet eden kurşunlarla oturdukları yerde ölüyorlar….

Başka bir sahnede, bir Japon ve bir de Amerikan askeri, kısa mesafede birbirine yakınlar, ikisi de yaralı. Birbirlerine yiyecek ve sigara atmak üzereyken, Amerikan askerleri geliyor ve Japon askeri, eli hâlâ havadayken vuruluyor. Ama o düşmanına yiyecek atmak üzereydi…

Ben çocukken, bu filmi sinemada annem ve babamla izliyordum. O kadar çok ağladım ki, makinist filmi durdurmak zorunda kaldı, beni sakinleştirmek için. Gözyaşlarım yüzümden süzülürken sürekli tekrarlıyordum:

– Ama ona çikolata verecekti…

Waterloo

Savaş demişken, bir de Waterloo filmi var, Napolyon’un son savaşı. Rod Steiger’in olağanüstü oyunculuğu ve Christopher Plummer’ın muazzam performansı… Ne diyebilirim ki? Oturun ve bu sanat eserlerini kendiniz deneyimleyin.

Schindler’s List

Biliyor musunuz, yeryüzünde hiçbir yaratık, insanın insana yaptığı zalimliğin yanına bile yaklaşamaz. Schindler’s List’te bir sahne var; Liam Neeson, son anlarında ailesiyle kaçarken diyor ki: “Daha fazlasını yapabilirdim. Bu arabayı satsaydım, daha fazla insanı kurtarabilirdim.” Ama o zaten yüzlerce kişiyi ölümden kurtarmıştı. Yine de, yapamadığı şeyler için üzgündü. Ne kadar yüksek, ne kadar saf bir ruh.

Ve soruyorum size, hangi kalp bu acıya dayanabilir ki?

Benim için Schindler’s List, Liam Neeson’u dev yaptı. Böyle bir rolü bu kadar güzel nasıl oynayabilirsin? O rolden sonra o, asla sıradan bir oyuncu olmadı benim gözümde. Ve John Williams’ın insanın içine işleyen inanılmaz müziğini de unutmayalım, sadece bir başyapıt değil; zamanlar ötesi bir sanat eseri, tüm övgüleri hakediyor…

Dead Poets Society

Tıpkı Dead Poets Society, Türkçe adıyla Ölü Ozanlar Derneği ve Robin Williams gibi. Bu müthiş adamın büyüleyici performansı için bence sözcükler yetersiz kalıyor. Bu film, geleneksel yapıya, statükoya ve sistemin hantallığına karşı bir isyanın anıt yapıtlarından biri âdeta. Ethan Hawke’ın karakteri; genç, utangaç, çekingen; konuşurken bile yüzü kızaran o çocuk ne tuhaftır ki masaya ilk çıkan öğrenci, haksızlığa karşı dudaklarını ısırarak, dolu gözler ve sımsıkı yumruklarla masasının üstünde kararlılıkla ilk duran o… Aman Tanrım, o sahneyi sonsuza kadar yanımda taşıyacağım. Günlerce sarsıldım. Hatta o zamanlar bir makale bile yazmıştım.

Antwone Fisher

Ben her zaman Denzel Washington’ı ve onun başrolde olduğu filmleri çok sevdim. Hayır, hayır, bahsettiğim Equalizer serisi ya da aksiyon dolu filmler değil. Bir gün evde yalnızken, patlamış mısır, cips ve bir bira alıp istediğim filmi izlemeye karar verdim. Denzel Washington’ın adını görünce düşündüm: ‘Neden olmasın, bir deneyelim?’ Filmin adı Antwone Fisher’dı.

Başta, genç bir adamın öfke sorunlarını ve onu anlamaya çalışan bir psikoloğun yaşadıklarını anlatan klişe bir film olduğunu düşündüm. Sıradan bir doktor-hasta ilişkisi gibi… Ama film ilerledikçe, bir yudum bira içemez, patlamış mısırı düşünemez hâle geldim. Bir süre sonra tamamen hikâyenin içine çekilmiştim.

O son sahnede Antwone’un annesiyle yaptığı konuşmayı izlediğimde sadece ağlamıyordum, haykırıyordum. Göğsüm yanıyordu adeta. Ve Derek Luke’un olağanüstü performansına da haksızlık etmeyelim; Antwone Fisher’ı oynayan ve onu gerçek hayatta da tanıyan aktörün oyunculuğu tam anlamıyla etkileyiciydi.

Hayatımı şekillendiren başka filmler de var, ama şimdilik bunlarla bırakıyorum…

Uğur GÖRGÜLÜ

17 Şubat 2026 – Khashuri (Gürcistan)

4 YORUMLAR

  1. O iki askerin birbirine sigara çikolata attığı filmi izlerken ben de vardım. Küçücük çocuktuk, o sahne benim de aklıma beynine saplandı. Hiç unutamam. Filmin adı yanılmıyorsam Ateş Sahili. Demek ki ikimiz de travma yaşamışız.

  2. Ben de sana Gel ve gör filmini öneririm. Ayrıca Hair filminin müzikleri çok şahanedir. Özellikle askerlerin koskoca bir uçağa bindirildikleri sahnede söyledikleri şarkı.
    Filmler bizi hep ağlatıyor zaten.

    • Hair müzikali beni de çok etkilemişti, hâlâ da o son sahne, ah o son sahne. Bu yazı dizisinin ikincisinde Hair’den de bahsedecektim. Başka filmler de var tabi. Onlara da sırasıyla değineceğim. Sağol güzel yorumların için

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz