Türkiye’nin Cumhuriyet hafızası bir bir eksiliyor…

Önce Haldun DORMEN usta, şimdi de İlber ORTAYLI…

Üzülüyor insan haliyle ama yapabileceğimiz pek bir şey yok bu konuda. Onu hakkıyla anmaktan başka…

Hiç unutmam Antalya’da önemli bir yatırımın Proje Müdürlüğü görevine getirilmiştim. İlk günümde birçok kişiyle tanışıyordum. Ofisime geçtiğimde projenin genel koordinasyonundan sorumlu biri karşıladı beni: Bülent KAHVECİOĞLU. Şaşırıp kalmıştım. Tıpkı İlber Ortaylı! Bir fotoğrafımızı ekledim, kendi gözlerinizle görün.

Sordum, sizin bir akrabalığınız var mı diye, teyze çocuklarıymış. Hayatımın en dolu dolu geçen, en fazla bilgi bombardımanına maruz kaldığım yıllarını Bülent Bey’le yaşamıştım. Her alanda bilgili biriydi ve gün içinde karşılıklı oturur saatlerce konuşurduk. Siyaset, mühendislik, bilim, sanat, spor, aklınıza ne gelirse. Hani denir ya:

– Derya deniz bir adamdı, ondan çok şey öğrendim.

Aynen öyleydi. Şimdi düşünün Bülent Bey profesör falan değildi. Bu haliyle bile bir bilgi denizinde yüzüyormuş gibiydiniz. Bir de onun profesörünü hayal edin…

Evet bir de İlber ORTAYLI ile sohbet ettiğinizi düşünün. 9 yabancı dil konuşan tarih dâhil hemen her konuda bilgi sahibi biriyle…

Onun hakkında standart bir haber cümlesi haricinde neler neler söylenir değil mi?

İnsan bazen birinin öldüğüne üzülmez; bir sesi bir daha duyamayacağı için üzülür. İlber Ortaylı’nın ölümü biraz da böyle bir şey.

O, sadece kitap yazan bir tarihçi değildi.

Türkiye’de tarih çoğu zaman ya hamasetle anlatılır ya da sıkıcı bir akademik dilin içine gömülür. Tarihî olaylar, kişilerin siyasî görüşleri doğrultusunda şekillenir çoğunlukla. Ortaylı bu ikisinin arasında tuhaf  bir yerde duruyordu: Bilgiliydi, ama bilgiyle kibir yapmıyordu; sertti, ama o sertliğin içinde tuhaf bir öğretmen sabrı vardı. Ve tamamiyle objektifti. Ve bu nedenle tarihi çarpıtanlara, işine geldiği gibi yorumlayanlara aşırı sinirlenir hatta tv stüdyosunu bile terk ederdi.

Onun çok videosunu izledim. Bazen kızardım da… Zira, Türkiye’nin çok üzerinde bir seviyede olmanın verdiği fütursuzlukla patavatsızlık arası bir noktadan yaptığı değerlendirmeleri oldukça ukalaca bulurdum. Ama o bunu kasıtlı yapmıyordu; bu, çok dolu olmanın doğal bir sonucuydu…

Bazıları onun için resmî tarihin sözcüsü der. Bunlara sâdece gülerim. Tarihi çarpıtan onca yobaz, sözde tarihçi, bir sürü fesli hain varken İlber Ortaylı’yı statükonun resmî tarihçisi diye yaftalamak bence ‘İşlerine gelmeyen şeyleri söylediği için’ onu kötülemek, yıpratmak isteyenlerin hezeyanlarından başka bir şey olamaz. Ama bu saçmalıkların toplumda bir karşılığının olmadığı da bir gerçek…

Düşünsenize birçok insan Osmanlı’yı, Avrupa’yı, şehirleri, hatta kendi mahallesinin geçmişini dahi ilk defa onun cümlelerinden duydu. Bir tarihçi için bundan daha büyük bir başarı yoktur:

‘İnsanlara geçmişin merak edilecek bir şey olduğunu hatırlatmak.’

Onunla aynı fikirde olmak zorunda değilsiniz.

Ama onu dinlediğinizde şunu hissederdiniz:

Karşınızda gerçekten okumuş, gerçekten görmüş ve gerçekten araştırmış, düşünmüş biri var. Ve birikimini aktarmaktan da hiç çekinmiyor…

Bugün Türkiye’de tarih O’ndan sonra da konuşulmaya devam edecek. Yine kitaplar yazılacak, İlber Hoca’yı örnek aldığını söyleyen yeni yeni akademisyenler çıkacak. Ama göreceğiz ki, İlber Hoca kendi alanında, o alanın sadece bir parçası olmayacak, âdeta iklimini oluşturacak, hem de çok uzun bir dönem…

Onunla birlikte bir devrin hiç sönmeyeceğini düşündüğümüz meş’alesinin sanki söndüğünü hissediyor, kütüphanelerde son çıkan kişinin ışıkları sonsuza değin kapattığı duygusuna kapılıyoruz ama bu bence sorun değil…

Işıklar, meş’aleler tekrar yakılır ama heyhat o sohbet masalarındaki ona ait sandalyenin artık sonsuza değin boşalmış olmasının hissettirdiği hüzün, işte beni üzen bu…

Ve belki de onun için söylenebilecek en doğru şey şu:

Bazı insanlar öldüğünde “büyük bir bilim insanını kaybettik” denir.

Ama bazıları öldüğünde, fark edersiniz ki aslında bir çağın konuşma tarzını, yaşam kültürünü, entelektüel olmanın anlamını kaybetmişsinizdir.

İşte İlber Ortaylı onlardan biriydi.

Başımız sağalsın…

Uğur GÖRGÜLÜ

23 Mart 2026 – Khashuri (Gürcistan)

Önceki İçerikHAYATIMI DEĞİŞTİREN FİLMLER
Sonraki İçerikNEREDE O ESKİ BAYRAMLAR
ugur
1959 yılında İzmir’de doğan, adını ailesine getirdiği bereketten, çalışma azmini ise Yemen’den Çanakkale’ye cephe cephe koşan dedelerinden alan bir Cumhuriyet çocuğu... 1982 yılında İTÜ İnşaat Fakültesi’nden mezun olan Görgülü, meslek hayatı boyunca Türkiye’den dünyanın dört bir yanına uzanan projelerde teknik çözümler inşa etti. Mühendis Güncesi’nde, sadece betonarme yapıların dünyasını değil; Balkan Harbi’nden Kafkas cephelerine uzanan onurlu bir aile geçmişinin hatıralarını ve mesleki tecrübelerini paylaşıyor. Hayatı bir mühendisin analitik gözüyle analiz ederken, kalemiyle geçmişin o kanaatkâr ve vakur insanlarının mirasına bir köprü kuruyor.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz