Türkiye’nin yakın geçmişine bakınca, değişimin her zaman büyük kırılmalarla değil, çoğu zaman sessiz ve yavaş adımlarla gerçekleştiğini fark ederiz. Bir zamanlar sıradan olan şeylerin bugün ya yasaklandığını ya da görünmez hâle geldiğini anlamak için hafızayı biraz yoklamak yeterli.
70’li 80’li Yılların Türkiye’sinde Sosyal Yaşam
70’li ve 80’li yılların Türkiye’sinde şehirlerin duvarları sadece sıvanmış tuğlalardan ibaret değildi; aynı zamanda bir yaşam tarzının aynasıydı. Siz bu duvarlarda, bilboardlarda, ya da televizyonlarda şaraptan tutun da, biraya, mayo reklamlarına kadar her türlü ürünün tanıtımlarını görebilirdiniz çünkü bunlar kamusal alanın daha doğrusu yaşamımızın doğal parçalarıydı.
Bir sokaktan geçerken şen kahkahaların yükseldiği bir birahaneye rastlamak, ya da mahalle arasında bir Rum meyhanesinde efkâr dağıtmak, hayatın olağan akışının bileşenlerindendi. İnsanlar içkilerini içer, sohbet eder, sonra evlerine dönerdi. Bu, ne bir ideolojiydi ne de bir meydan okuma; sadece yaşamın kendisiydi.
Hatırlayınız, tv’lerde Mete SEZER’in ‘Bira bu kapağın altındadır’ mottosunu, bilboardlardaki ‘Dimitrakopulo şarapları içiniz’ reklâmlarını ya da apartmanların kör taraflarındaki alanları boydan boya kaplayan mayolu kadın modellerin posterlerini…
Kimseyi rahatsız etmezdi bunlar, herkes kendi yaşam tarzına göre yaşardı. Kimsenin aklına başkasının yaşam şekline müdahale etmek gelmezdi. Bu iktidara kadar…
Adım Adım Değişen Kamusal Alan: Yasaklar ve Kısıtlamalar
Bugüne gelindiğinde ise bu olağanlık yerini yavaş yavaş tedirginliğe bıraktı. Önce bira alkollü içecek statüsüne alındı. Sonra reklâmlar kayboldu, tabelâlar silindi, mayo posterleri yasaklandı. Ünlü bir mayo markası bu anlamsız yasakları protesto etmek için, hatırlayınız, bilboardlara patlıcan, hıyar gibi sebzelerin posterlerini asmıştı.
Bazı mekânlar baskılara dayanamadı, kapandı, kalanlar ise görünmez olmayı tercih etti. İçki satış saatlerinin sınırlandırılması, yüksek vergiler, sıkı denetimler ve polisiye tedbirlerle yapılan mahalle baskısı, sâdece bir tüketim alışkanlığını değil, aynı zamanda bir yaşam biçimini de daraltmaya başladı.
Ama mesele yalnızca içki ya da reklâm değil. Asıl mesele, kamusal alanın birilerinin keyfine göre nasıl yeniden şekillendirildiği. Bir zamanlar herkesin kendine yer bulabildiği o alan, giderek tek tipleşmeye başladı. Festivallerin iptal edilmesi, konserlerin yasaklanması, karma etkinliklere getirilen sınırlamalar, sanatın ve eğlencenin bile “uygunluk” süzgecinden geçirilmesi… Bunların her biri, görünürde küçük ama bir araya geldiğinde büyük bir değişimin parçaları.
Ve bence en önemlisi de, korkutulmuş, sindirilmiş, ekonomik zorluklarla burnunun ucunu dahi göremez hâle getirilmiş bu toprağın yığınlarının, insanı çileden çıkaran tepkisizliği…
Laiklik: Yaşam Tarzlarının Güvencesi
İşte, laiklik, tam da bu noktada hayatî bir anlam kazanıyor. Çünkü laiklik sadece devletin din karşısındaki tarafsızlığı değildir; aynı zamanda bireyin yaşam tarzını özgürce belirleyebilmesinin güvencesidir. Kimsenin kimseye nasıl yaşayacağını dayatmaması, inananın da inanmayanın da eşit derecede güvende hissetmesi demektir.
Ancak laiklik yıpratıldığında, aşındırıldığında yahut zayıflatıldığında fırsat kollayanların baskı kurma sevdası daha kolay açığa çıkmaya başlar ve bu baskı her zaman doğrudan gelmez. Önce “küçük düzenlemeler” yapılır. Halkın tepkisi ölçülür. Bir iki mırıldanma haricinde ses çıkmazsa bu düzenlemeler yıldırım hızıyla tüm Türkiye sathına yayılır. Bir zaman sonra bu düzenlemeler kanıksanır ve normalleşir. Ardından toplum başka şeylerle oyalanırken daha ağırları gelir ve korkutulan ve sindirilen yığınlar kendilerini sansürlemeye başlar. Bir mekân sahibi meyhane tabelâsı asmaktan çekinir, bir sanatçı eserini sergilemekten vazgeçer, bir vatandaş alışkanlıklarını gizler. Ve bir gün dönüp bakıldığında, kimse “ne zaman oldu bu?” sorusunun cevabını tam veremez. Gerçekte, tepkisiz kalan, biat eden, yitirdiği haklarının peşinde koşmayan yığınlar aslında bu durumun en büyük sorumlusudur…
Haşlanan Kurbağa Sendromu
İşte “yavaş yavaş ısınan suda haşlanan kurbağa” benzetmesi tam da bunu anlatır. Değişim o kadar kademeli olur ki, içinde yaşayanlar çoğu zaman fark etmez. Ta ki nefes almak zorlaşana kadar…
Türkiye’nin hikâyesi, sâdece geçmişe duyulan bir nostalji değil; aynı zamanda bir uyarıdır. Çünkü özgürlükler bir kez daralmaya başladığında, geri kazanılması her zaman daha zor olur. Laiklik ise bu özgürlüklerin en temel sigortalarından biridir.
Bu yüzden mesele, yalnızca eski reklâmları ya da kapanan mekânları, sırf geçmişe duyulan özlem penceresinden hatırlamak değildir. Mesele, bir toplumun kendi çeşitliliğini, farklı yaşam biçimlerini ve birlikte yaşama iradesini koruyup koruyamayacağıdır.
Ve belki de en önemli soru şudur:
Biz, suyun ısındığını fark ettiğimizde hâlâ sıçrayabilecek gücü kendimizde bulabilecek miyiz?
Uğur GÖRGÜLÜ
30 Mart 2026 – Khashuri (Gürcistan)





