Francis Rossi sağına baktığında artık yıllardır alıştığı Rick Parfitt’i göremiyordu. Sahnede biraz yalnızlık çektiği belliydi. En azından başlarda. Genç Malone her nekadar elinden geleni yapsa da 50 yıllık arkadaşının yerini tutamazdı. Dile kolay, tam 50 yıl boyunca o hep Francis’in yanı başındaydı. Rick Parfitt’in efsane gülümsemesi ve buğulu sesi artık yoktu, sarı saçlarını dalgalandıramayacaktı ve Francis devam etmeliydi. Richie Malone bir Parfitt hayranıydı ve gitar çalma stili neredeyse Parfitt’in bire bir kopyasıydı. Francis’in oğlu yaşındaki bu çocuğu sevdiği belliydi, bakışlarından anlıyordum. Malone da onun yerini doldurmak için elinden geleni yapıyordu. 2016 yılındaki konserlerde Parfitt rahatsızlandığında onun yerini almıştı. Yıl sonunda Parfitt aramızdan ayrılınca artık Status Quo’nun ritm gitaristi Ritchie Malone idi…

Mutluluktan gözleri parlıyordu genç Malone’nin. Hâlâ inanamıyordu, Status Quo’nun ritm gitaristi Ritchie Malone’du artık. Yıllardır onları görebilmek için saatlerce kuliste beklediği, konserlerini izleyebilmek için geceden sıraya girdiği ve şarkılarını ezbere bildiği Status Quo’da asli bir grup elemanı olarak çalacaktı. Bu inanılmazdı. Ancak bu arzusunun hayranı olduğu Rick Parfitt’in ölümüyle hayata geçmesi ne büyük bir ironiydi. Üzüntüsünü yüreğine gömdü ve onun hatırasını yaşatmak için ne gerekiyorsa yaptı. Yeni Parfitt oydu artık, o nedenle sorumluluğu çok fazlaydı ve bir efsanenin yerine geldiği için olağanüstü bir çaba harcıyordu. “Bir ara saçlarımı onun gibi uzatmak istemiştim, sonra vazgeçtim. Ben Ritchie’yim, kendi stilim olmalıydı. Taklitçi olamazdım.” Ritchie, hiçbir zaman bir kopyacı olmadı. Konserlerin karakteristik bir yapısı, bir geleneği vardı. Parfitt sonrası hiçbir aksama yaşanmadı. Hatta konseri radyodan dinleyen biri farkı anlayamazdı bile. Parfitt’in söylediği ve onunla özdeşleşmiş parçaları Rhino ve Malone aralarında paylaşmışlardı. Rhino’nun sesi ve tarzı Rick’le kıyas kabul etmezdi ama Malone solistlikte bayağı becerikliydi. 2018 Norveç konseri sonunda seyircinin genel algısı şöyleydi: “Parfitt bir efsaneydi ve onun şarkılarını Malone seslendirmeli. Çünkü bu işi iyi beceriyor.”

2016 yılından sonraki konserlerde sezinlemiştim; Rossi, yine çok sevimliydi, çok hareketliydi, çok komik şakalar yapıyordu ama İngiliz ciddiyetine, soğukkanlılığına rağmen, İtalyan yanından olsa gerek, o hüzün sağ yanına döndüğünde anlık da olsa görülebiliyordu. Francis’in içi kan ağlasa da dışarı yansıtamazdı. Show devam etmeliydi. Rick olsa da olmasa da…Devam etti de…

Bir röportajında ‘Onun arkasından gözyaşı döktünüz mü?’ diye soran muhabire ‘Hayır’ yanıtı vermişti vermesine ama onun hatırası için açılan deftere “Yokluğuna daha hazır değildim” yazıyordu. Parfitt’in kaybı Francis’i sarsmıştı. Aynı röportajda Francis: ‘Aramızdan önce ben gitseydim, eminim Rick, gitarını temelli terk etmez ve devam ederdi’ diyerek kararlılıkla devam etmeyi seçtiğini belirtiyordu. Haklıydı da… Bence Francis gibi Dünya’ya mal olmuş yıldızlar sahnede ölmeli, emekli olmamalı…

Aslında ben Francis Rossi’nin bu Dünya’ya görevli olarak gönderildiğini düşünüyorum. 1976 yılında Frantic Four’un bir konserinde repertuvar neyse 2017’de de hemen hemen aynı. Yani diyorum ki, onlar Francis, John, Rick ve Alan adeta bir avuç dolusu şarkıyla birlikte doğdular ve ilâhi bir mekanizma onlara bu görevi verdi: “Siz bu şarkıları ölene değin insanlara duyuracaksınız” O nedenle 75 yaşındaki Francis gidenlerin yerine başkalarını bularak yoluna devam ediyor. İlginç bir tespitim daha var: 1984 yılındaki konserdeki lineup şöyleydi: Francis Rossi, Rick Parfitt, Alan Lancester, Pete Kircher ve Andy Bown. 2017’deki konserde ise ekip farklıydı: Francis Rossi, Richie Malone, John Rhino Edwards, Leon Cave ve Andy Bown. Ama çok dikkatli dinlerseniz ayrımsayabileceğiniz minik tını farklılıkları haricinde 2 lineup arasında tonalite, ritm bağlamında hiçbir anlamlı değişim duyamıyordunuz. Benim örnek verdiğim konserler haricinde, başka başka yıllarda farklı lineuplarla verilen konserlerin tamamını incelediğinizde göreceğiniz manzara hep aynıydı. Çalanlar değişse bile Status Quo aynı Status Quo idi. Bunun nedeni çok basitti; çünkü Status Quo’nun bir ruhu vardı ve devamlılığı o sağlıyordu. Kişilerin önemi yoktu, kim gelirse o sanki 40 yıllık Status Quo üyesiymiş gibi âdeta selefinin kaldığı yerden devam ediyordu. Bu ruhu canlı tutan, bünyesinde bu birleştiriciliği sağlayan da Francis’ti.

Rick Parfitt bence İngiliz rock müziğinin unutulmazları arasında ve yeri çok zor dolacak gibi görünüyor. Aşkını tercih edip Avustralya’ya yerleşen Alan Lancester ise çok uzun zaman önce Quo’nun bir ferdi olmaktan vazgeçmişti. Onun yerine gelen John Edwards neredeyse 37 yıldır grupta ve hiç ayrılmaya niyeti yok gibi. Niye ayrılsın ki, daha iyi bir müzik grubunu nereden bulacak Rhino. Alan Lancester çok önce ayrıldığından olacak, Francis’in onu o denli özlediğini sanmıyorum. Ayrıca karşılıklı davalar nedeniyle de araları pek de iyi sayılmazdı. Hem, Rhino bas gitarda onu çok da aratmıyordu. En azından idare ediyordu ve gruba çok sadıktı. Düşünsenize 1985’den beri John ‘Rhino’ Edwards, Status Quo’nun bir parçasıydı. 2013 ve 2014’deki Frantic Four tekrar bir araya geldiğinde Alan, hastaydı ancak zorlukla da olsa bas gitarını aynı başarıyla çalmış, şarkılarını aynı güzellikte söylemişti… Zaten bu onun son konserlerinden biriydi…

Roy Lynes, gruptan ayrıldığında Andy Bown onun yerine alınmıştı. Aslında birkaç klavyeciyle dönüşümlü olarak Quo’da çalıyordu da, daimi elemanı değildi. Sonunda daimi eleman oldu. Neredeyse 50 yıldır Quo’nun mütevazı kahramanı o. Klavyede bir üstad, zaman zaman gitar da çalıyor. Vokallere de katkı sağlıyor. Bob Young’dan sonra grubun ağız armonikacısı da artık Andy Bown. Bir şey diyeyim mi; bence o yaşayan bir efsane, bir yiğit, bir cengâver, görünmeyen kahraman. Grubunu hiç terk etmedi ve bu sebatıyla, bu sevgisiyle bence çok büyük bir saygı hak ediyor.

Kısa bir Andy Key macerasından sonra grubun yaklaşık 20 yıl bateristi olan John Coghlan bir anda bırakıp gitmeseydi belki hâlâ Status Quo’da davulunun başındaydı. John Coghlan Quo’dan dinlediğim ‘Lockdown’ tam bir şaheser ve John 75 yaşını aşmasına rağmen davullardan o kadar temiz tınıya sahip sesler çıkarıyor ki, bateriyi onun çaldığına inanmak mümkün değil. ‘Frantic Four’ un yaşayan iki efsanesinden biri. 1970 yılına ait bir kayıtta ‘Frantic Four’ henüz teenager iken Rick Parfitt adeta bir Yunan Tanrısı görünümüyle ‘Is it really me’ ve hemen arkasından ‘Gotto go home’ adlı şarkıları seslendirmiş. İmkânınız varsa bu kayıdı bulun ve John Coghlan’ı orada izleyin. Yaklaşık 15 dakika boyunca kesintisiz ve tempolu bir şekilde bateri çalıyor. Ben o zaman onun stiline adeta aşık olmuştum ve hâlâ da aşığım.

Ve Francis, bence o olmasa bu grup çoktan dağılırdı. Eğer daha uzun yıllar Status Quo soundunu dinlemek istiyorsak onu pamuklara sarıp korumak lâzım. Esprili, komik hatta hâlâ yakışıklı (Rick kadar olmasa da). Konserlerini devamlı Youtube’den izlerim. 2017 yılına ait bir kayıtta gözlemledim ki tıklım tıklım dolu olan meydanda gencecik kızlar, delikanlılar Status Quo’nun zamanlar üstü müziğine kendilerini kaptırmışlar. Düşündüm, yaşları 70’i aşmış 3 adam sahnede âdeta o seyircilerle yaşıt gibiydi. Hareketliydiler, oradan oraya koşturuyor, zıplıyorlardı. Seyirciler onların yaşlarını görmüyorlardı. Onlar Status Quo’ydu çünkü ve hâlâ herkesi çılgıncasına etkileyebiliyor ve eğlendirebiliyorlardı.

2021 yılında Alan Lancester MS hastalığından hayata veda ettiğinde 72 yaşındaydı. Vefatından sonra uzun zaman ‘Roadhouse Blues’ dinleyemedim. ‘Roadhouse Blues’ artık öksüz kalmıştı. Ne Jim Morrison ne bir başkası, hiç kimse onu Alan Lancester gibi söyleyemez.

1984’de “The End of the Road” turunun son konseri Milton Keynes Bowl’daydı ve bence Dünya Rock tarihinin en başarılı konserlerinden biriydi. Alan Lancester ve Pete Kircher (John Coghlan’dan sonra o gelmişti) Backwater/Just Take Me’ın icrasında adeta devleşmişlerdi. Gitar sololarında Francis harikalar yaratıyordu. Alan gruptan ayrıldıktan sonra bazı konserlerde Rick sadece Backwater’ı seslendirse de bu müthiş şarkıları Status Quo bir daha repertuvarına almadı. Tıpkı “Roadhouse Blues” ve “Gerdundula”yı almadığı gibi…

Status Quo çok uzun zamandır varlığını sürdürmekte, 1967 yılını baz alırsak 57 yıldır müzik piyasasında ve Boogie Rock türünde de belki tek temsilci. Tabi ki başka gruplar da var ancak hiçbirinde Status Quo’nun popülaritesi, sürekliliği yok zira çoğu 3-5 yıl sonra dağılıp unutuluyorlar. Status Quo için Britanya İmparatorluğunun resmî grubu diyen bile var. Belki de öyledir, kimin umrunda…

57 yıl boyunca küçücük çocuklar olarak başlattıkları müzik yaşamlarında doğal olarak gençlik rüzgârları efil efil eserken icra ettikleri şarkılardaki performanslarıyla, 50 yaşından sonraki performansları arasında doğanın değiştirilemez yasası gereği bir fark oluyor haliyle. Ancak Status Quo çok farklı bir noktada müzik yapıyor. Bir kere, grubun tek bir solisti yok. Ölene kadar Rick, ayrılana kadar Alan da kendileriyle özdeşleşmiş şarkılarını söylüyorlardı. Francis ‘frontman’ olarak çok başarılıydı ve hâlâ da öyle. Artık sahnede saçlarını fütursuzca savuramıyor, o özenle koruduğu atkuyruğu şimdi yok. Francis’in vokalinde şimdilerde Rick’in yerini Malone ve Rhino aldı ve Status Quo yine o bildiğimiz Status Quo. Konserlerindeki format hemen hemen 50 yıldır değişmedi. Çünkü onlar Status Quo…

İşte ‘Drone’ başladı…Sahneye gelmeleri yakındır…Seyirci coşkulu, kıpır kıpır, sabırsız…Klasik Status Quo tezahüratına başladılar bile…Spotlar hareketli…Sahne beyaz dumanla kaplandı…Birazdan görünecekler demektir… İşte işte çıkıyorlar…Herkes yerini aldı…Francis efsane yeşil Telecasterıyla yine… Her zamanki gibi arkasını döndü, Leon Cave’e bakıyor… Andy Bown klavyenin başında, bembeyaz saçlarıyla adeta bir Grek Tanrısı gibi… Rhino, tüm sevimliliğini takınmış biraz sonra olacaklara hazır…Ve Malone, bu küçük adam boyu kadar gitarını takmış boynuna … Veee Caroline!

 

Uğur GÖRGÜLÜ

14 Mart 2024 – Khashuri (Gürcistan)